İbrahim İbicek

18 MADDEDE ÜNİVERSİTE TERCİHLERİNDE NELERE DİKKAT ETMELİSİNİZ?

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 04 Ağustos 2018

Öncelikle zorlu bir sınav maratonunu atlattınız. Yaşadığınız stres, yapmış olduğunuz fedakarlıklar, soyutlanmış olduğunuz bir hayat ve yazamayacağımız, bilmediğimiz dahası.. Büyük bir takdiri hak ediyorsunuz. Sonuç her ne olursa olsun, önemli olan sizsiniz. Bunu unutmayın..

Şimdi gelelim gençliğinizin en güzel yıllarını ve belki de kaderini şekillendirecek üniversite hayatınızı nasıl belirleyeceğinize..

Tercih yaparken aşağıdaki maddeleri uzun uzun düşünün ve doğru kararlar almaya çalışın. Her maddeye “+” ve “–“ vererek maddelerin sonunda elde edeceğiniz toplam size bir sonuç çıkaracaktır.

  1. Her şeyden önce aileniz sizi en iyi yerlerde görmek isteyecektir. Ama siz tıp, hukuk okumak istiyor musunuz yoksa mühendislik, psikoloji mi düşünüyorsunuz buna karar verin. Unutmayın, sevdiğiniz işi yaparsanız çalışmak size hobi olarak gelecektir.
  2. İstediğiniz bölüm ve puanınız arasında mesafeler varsa ille de tercih yapmak zorunda değilsiniz. Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ, Hacettepe, Bilkent kazanabilecekken ilk senenizde daha aşağıda bir üniversite seçmeyin. (Benim gibi derece öğrencisi olup sınavda stres yaşayarak puanınız düşebilir ama sakın annenize ya da babanıza kızıp evi terketmek uğruna tercih yapmayın. Hedefiniz için 1 sene daha çalışmak kötü bir şey değil)
  3. Üniversite demek aynı zamanda şehir demektir. Bana sorarsanız her zaman önceliğiniz İstanbul olsun. Kendinizi geliştirebileceğiniz ve aktivite, sosyallik, imkanlar açısından seçenekler arasında her zaman 1 numaradır. Hayatınızın en azından bir döneminde bu şehirde yaşamalısınız. Hem olumlu hem olumsuz yönlerini görerek çok güzel tecrübeler kazanabilirsiniz. Lakin kendi şehriniz mi İstanbul, Ankara mı diye sorarsanız seçeceğiniz bölümle alakalı olarak bunu düşünün. Hukuk, Mühendislik, Tıp gibi bölümleri Boğaziçi, İTÜ, Ankara, Bilkent gibi üniversitelerde okumak ile başka üniversitede okumak arasında büyük farklar var. Lakin öğretmenlik her yerde öğretmenliktir.Tüm bölümler için bu kıyası yapın. İstanbul dedim ama her şehrin ve üniversitenin içinde kendine has güzellikleri vardır. Artık Farabi vb programlar ile farklı dönemlerde farklı üniversitelerde de okuyabiliyorsunuz.
  4. Üniversite ve bölüm hakkında size en güzel bilgiyi o bölümün öğrencileri verecektir. Özellikle hocaların kalitesi, ders içerikleri, Erasmus gibi programları, öğrenciye takık hocalar, (biz yapay zeka konuşalım hala böyle hocalar var arkadaşlar) fotokopi, kantin, kafe, kampüs, aktivite bilgileri önemli.
  5. Ayrıca açmamız gereken bir konu var. İyi üniversite olunca özellikle Hukuk ve Tıp için diyorum Profesör beklerken dersleri asistanları ile tamamlayabilir hatta hocanın yüzünü bir yıl boyunca görmeyebilirsiniz bile. Bu durumları da iyi irdeleyin araştırın.
  6. Üniversite bölüm hakkında Ekşisözlük, üniversite Facebook, Instagram sayfaları, forumlar da aklınızdaki sorulara cevap verecektir. Unutmayın, hayatınızın belki de baharı olacak yıllar için her dataya, her taşın altına bakın.
  7. Diyelim ki çok çok iyi bir üniversite kazanamadınız ve Anadolu’nun güzide şehrinde mesela Sivas’da Cumhuriyet Üniversitesi geliyor. Üniversiteden daha önemli olan üniversitede neler yaptığınızdır. Mesela Sivas’da arı gibi çalışan bir Gençlik Meclisi vardır dünyaya bakış açınızı değiştirir, ufkunuzu açar ve kendinizi keşfettirir. İşin sonunda “Vay be, ben neymişim dersiniz” Üniversitede gireceğiniz sosyal ortamlar, öğrenci kulüpleri, sportif kültürel sanatsal faaliyetler size daha önce hiç tatmadığınız tatlar ve keşfetmediğiniz bambaşka dünyalar keşfettirecektir. Artık şirketler mezun olduğunuz üniversitelere bakmıyor, üniversitede kendinizi nasıl geliştirdiğinize bakıyor. İngilizceniz nasıl, yurtdışına çıktınız mı, toplum yararına ne yaptınız, topluluklarda çalıştınız mı, özgüven cesaret liderlik gibi vasıflarınız ne durumda bunlara bakıyorlar. Yani kısacası yeteneklerinize ve kişiliğinize bakıyor. Daha geçen günlerde bir bilgi yarışmasında ilk soruda elenen Harward mezununu unutmayın 😀
  8. Üniversite tercihleriniz için hayattan beklentiniz, ekonomik durumlarınız ve 4-5 yıllık hayat planınızı da koyun önünüze. Artık herkes okuduğu bölümün işini yapmıyor. Tıpçıların içinde dahi çok az oranda da olsa var bu durum. Başka şehire gidip alelalede olacağınıza kendi şehrinizin aslanı olma imkanınız varsa bu durumu da değerlendirin.
  9. Gideceğiniz bölümün devlet/özel öğrenci sayılarına da bakmanızda fayda var. Devlet üniversitesinde 200 kişi ile aynı sınıfta tıp, hukuk okumak mı dersiniz, 30-40 kişilik sınıflarda özel üniversitelerde bu bölümleri okumak mı bu ayrıntıları da ıskalamayın. Tabii her devlet üniversite için demiyorum ama bunlar da detay ve sıkı araştırın.
  10. Üniversitelerdeki öğrenciler için can damarları kampüs ve öğrenci topluluklarıdır. Açıkçası kampüs güzel değilse ve özellikle de öğrenci toplulukları pasif ise ya da üniversite yönetimi öğrenci topluluklarının önünü kesiyorsa (Hala böyle zihniyette yönetimler varmış) o üniversiteleri eleyin.
  11. Bu madde tıp, sağlık ve teknik bölümler için.. Gideceğiniz üniversite ve bölümlerin araştırma geliştirmeye yönelik öğrencileri teşvik edici çalışmaları olup olmadığına bir göz atın. Üniversitesinde laboratuvarları olmayan teknik bölümler size sadece teori öğretir. Bu durumlar tercihlerinizde artı olsun.
  12. İstanbul ve Ankara için lokasyon durumlarını da dikkate alın. Bunlar zaman açısından size çok şey kazandırır. Aynı şekilde yakın şehirlerde okumak da..
  13. Üniversiteyi meslek sahibi olmak için okuyorsanız 21. YY trendlerini iyi inceleyin. Günümüzde AI (yapay zeka), IoT (nesnelerin interneti), Advanced Analytics (Veri Analitiği), Cloud Adoption (Bulut Bilişim), AR Augmented Reality (Artırılmış Gerçeklik), VR Virtual Reality(Sanal Gerçeklik), 5G Teknolojisi, Edge Computing (Sınır Bilişim), Mobil Etkileşim, Siber Güvenlik, Yazılım, Alternatif Enerjiler, Uzay Madenciliği, Genetik, Blockchain ne demek araştırın. Arama motorlarından daha detaylı bilgiler edebilmeniz adına bazı terimlerin İngilizce’sini de yazdım. Zamanın ruhunu yakalamanız, çağı kaçırmamanız adına bakmanızda fayda var. Sadece üniversite için değil aynı zamanda hayat ırmağında boğulmamanız için de önemli. Tabii bir de Türkiye şartları var. Nükleer, yenilenebilir enerji, savunma sanayii, sağlık Türkiye’de meslekler açısından gelecek demek. Bunları da unutmayın.
  14. Üniversiteyi meslek olarak değil genel kültür deneyimi olarak görüyorsanız kendinizi tatmin edeceğiniz ve ders yüküne boğulmayacağınız bölümler tercih edin. Yetenekleriniz ve hayata bakış açınız bu açıdan önemli.
  15. Artık ülkemizde çok sayıda üniversite var ve binlerce genç mezun oluyor. Meslek ve iş seçimlerinde bunu da düşünün. Üniversitenin isminden ziyade beklentilerinize cevap alıp alamayacağınız önemli. Fizik, Kimya gibi bölümler yakın tarihte tekrar revaçta olacak ve devletin de ciddi burs katkıları var. Artık her yer mühendis dolu..
  16. Tekrar söylüyorum. Sizin babanız Ankara Hukuk’u, anneniz Hacettepe Tıp’ı ıskalamış olabilir. Kendilerinin hayallerini sizlerin hedefi yapabilirler. Önemli olan sizsiniz lakin hayatımı yaşayacağım diyerek kendinizi ve puanınızı da heder etmeyin. Anadolu’da çok güzel şehirler ve üniversiteler var. Pergelin merkezine kendinizi koyun ve 360⁰’lik bir daire çizin. İşte şehir, üniversite, bölüm, meslek bu dairenin içinde olsun. Siz her daim merkezde kalın.
  17. Üniversitede dikkat edeceğiniz en önemli şey belki de arkadaşlıklardır. Arkadaşlarınızı iyi seçin. Aynı sınıftasınız ya da yurttasınız diye arkadaş olmak zorunda değilsiniz. Zaten üniversite bittiğinde sınıfınızdan toplasanız 5-6 arkadaşınızla anca iletişiminiz devam edecektir. Hani derler ya bülbül güle, karga leşe götürür diye. Üniversitede arkadaş da aynı şey. Siz üniversiteye okumaya ve kendinizi geliştirmeye gidiyorsunuz. Sonradan utanacağınız, pişman olacağınız hal, hareket, davranış ve alışkanlıkların peşine düşmeyin. (Siz anladınız.) Lise arkadaşlarınızı ve lisenizi çok özleyeceksiniz ve hayatınız da lise arkadaşlarınız ile devam edecek. Kendinizi üniversitede arkadaş, kanka diye çok kaptırmayın. Bundan dolayı yaşadığınız şehirde mi yoksa başka şehirde mi okumak istiyorsunuz kendinize sorun. Şehir dışına çıkıp yapamadığı için dönen çok sayıda öğrenci var.
  18. İlk 3 ay şaşkın şaşkın etrafa bakarsınız. Sonrasında vizeydi finaldi derken dönem hatta yıl biter. Mezun olduğunuzda 4 yılın göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini farkedersiniz. Dolayısı ile bu 4 yılda kendinizi olabildiğince geliştirin. Üniversite demek derse girip çıkmak, kafelerde oturmak demek değildir. Tercihiniz asla ne kafanızı dersten kaldıramayacağınız ne de kafelerden çıkamayacağınız bir üniversite olmasın.

 

Benden bu kadar arkadaşlar. Sorularınız, merak ettikleriniz, tavsiye almak istediğiniz konular olursa yazın. Muhakkak dönüş yaparım.

Ayrıca yolunuz Sivas’a düşerse 200 yıllık tarihi konağında sıcacık bir atmosferi, 100 yıllık olmasına rağmen hala çalışan bir radyosu ve her daim taze çayı olan bir Gençlik Meclisi var. Uğrayın derim.

Sizlere başarılar diliyorum. Yolunuz açık olsun.

e-mail       : ibrahimibicek@gmail.com

Twitter     : @ibrahimibicek

Instagram: @ibrahimibicek

 

TWİTTER’A GECE MODU GELDİ

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 22 Ağustos 2016

Twitter, bir süre önce kullanıcılarına uygulama için yeni özellikler getireceğini duyurmuştu. Bu özelliklerin ilki, aslında birkaç aydır alfa seviyesinde bazı kullanıcılar tarafından da test edilen “Gece Modu” özelliğiydi. Temmuz ayının sonlarına doğru tüm Android kullanıcılarına sunulan bu özellikte Gece Modu şimdilik otomatik olarak devreye giriyor.  Lakin Twitter’ın bu özellik için zaman kavramı getireceği de söylenenler arasında.

Twitter’ın Gece Modu özelliğinde uygulama karanlık bir temaya bürünüyor. Daha doğrusu zemin koyu mavi rengini alıyor. Yazılar ise beyaza bürünüyor. Özellikle gece geç saatlerde Twitter kullananlar için iyi bir gelişme. Bu sayede daha az ışık alarak, gözün daha az yorulması sağlanmış oluyor. Beyaz ışığın gece saatlerinde yakın mesafeden göz sağlığını olumsuz etkilediğini düşünürsek Twitter, kullanıcılarının da sağlığını düşünerek faydalı bir adım atmış diyebiliriz.

Ayrıca belirtmekte fayda var. Amelod ekrana sahip kullanıcılar güç tasarrufu konusunda  IPS ve LCD ekrana sahip kullanıcılara göre avantajlılar. Çünkü Amoled ekranlar, siyah bir objeyi gösterirken ekranın o kısmına hiç güç vermiyor. Dolayısıyla hem gerçek siyahı yakalamış oluyor hem de güç tasarrufu sağlamış oluyor.

Peki bu mod nasıl çalışır, nasıl aktif ederiz? Twitter’ın son sürümünü kullanmanız gerekiyor ve Android işletim sistemli bir telefona ihtiyacınız var. Sonrası ise adım adım şöyle;

  1. Twitter uygulamanıza giriş yaptıktan sonra anasayfada profil fotoğrafınızın olduğu kutucuğa tıklayın ya da sayfayı sağ tarafa doğru kaydırın.

Screenshot_2016-08-17-21-42-37

  1. Yukarıda gördüğünüz görselde Gece Modu uygulaması aktif değil. Bu özelliği aktif hale getiriyoruz. Yapmamız gereken Gece Modu butonunu sağa doğru kaydırmak.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      Screenshot_2016-08-17-21-44-35
  1. Gece Modu tamamen aktifleşti. Artık gözleriniz daha az yorulacak. Gece Modu özelliğinden çıkmak isterseniz butonu sola kaydırmanız yeterli olacaktır.

Screenshot_2016-08-17-21-43-29

Bu yeni görümün gayet hoş olduğunu belirtelim. Var olan temadan sıkılanlar için de ideal bir renk olduğunu söyleyebiliriz.

Screenshot_2016-08-17-21-43-10

Android kullanıcıları bu özellik için şanslılar ama ya diğer platformdakiler ne yapacak? Twitter, IOS için de bu özelliği yakın zamanda uygulamaya koyacağını duyurdu. Şimdilik Gece Modu özelliği için haberler bu kadar.

Twitter’ın bu özelliğine bakalım rakip sosyal medya kanallarından nasıl bir cevap gelecek?

 

 

KORKULU RÜYA; İNGİLİZCE MÜLAKATLAR

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 15 Ağustos 2016

Başvuruda bulunduğunuz iş için bir telefon aldınız ve hattın diğer ucundaki İK yetkilisi sizi mülakata davet etti lakin “ufak” bir ayrıntı belirtti. Mülakat İngilizce olacak. Eğer akıcı bir İngilizce’niz var ise bu sizin için sorun teşkil etmiyor ama ya değilse… Eyvah! dediğinizi duyar gibiyim.

İşte sorunlu İngilizcesi olanlar için, anlıyorum ama konuşamıyorum diyenler için ya da kelime unuttum, kelime bilgim az diyenler için velhasıl bu mülakat için alarm sinyalleri veren adaylara ufak birkaç tüyomuz olacak.

Bazı forum sitelerinde taktikler ve de çıkabilecek sorular görmüş olabilirsiniz. Mülakata hazırlık açısından size yöneltilebilecek İngilizce sorulara uygun cevaplar belirlemenizde ve bu cevaplara çalışmanızda fayda var. Yazının sonunda bu sorulardan bazılarını paylaşacağız. Ama işin püf noktası bunlar değil aslında. Karşınızdaki İK yetkilisi eğer sizin İngilizce’nizi test ediyorsa ve gayet akıcı bir İngilizce ile bunu yapıyorsa durum sizin için sorun olabilir. Futbol dili ile konuşacak olursak karşınızda bir Real Madrid ya da Barcelona var ise halı sahalarda oluşturduğumuz mahalle takımları ile mücadele veremeyiz. Fairplay adına bir mücadele olur sadece ve maç erken biter.
kk

Peki, iş için yeterli bir İngilizcemiz olup olmadığı test ediliyorsa? İşte bu mülakatları başarı ile geçmek için sizin mülakat çemberi oluşturmanız lazım. İşin püf noktası budur. “Mülakat çemberi de ne” dediğinizi duyar gibiyim. Mülakatta değineceğiniz konuları, bu konuların kaçar cümleden oluşacağını, süresini, size yöneltilebilecek soruları ve bu sorulara vereceğiniz cevapların içeriklerini, detaylarını oluşturacağınız bir çember. Burada esas olan ön hazırlık, cümle sayıları ve süresidir. Çünkü cümle kurgusu , sayısı ve süresi az ise sorular devam edecektir. İngilizce bilginiz istediğiniz seviyede olmadığını düşünüyorsanız, konuşacaklarınızın sınırını önceden tespit etmeniz ve bu sınırı sizin belirlemeniz şart. Ayrıca karşıdan gelen sorulara karşı daima bu çemberin içinde olmanız da… Alan dışına çıkacağınız bir cevap verdiğinizde, karşıdaki İK yetkilisi sizi zorlamak için detaylara girmek isteyecektir. Mesela, hobileriniz arasında yemek yapmak olduğunuzu söylediniz. Hangi yemekleri yaparsınız diye soru gelecektir. Eğer detaylandıramayacaksınız, kaçamak bir cevap verip bu soruyu sonlandırmanız gerekir. Yoksa baharatından, pişme süresine kadar başınızı ağrıtacak ve de sizi terletecek sorulara hazırlıklı olun.

Mülakatların asıl amaçlarından biri de sizi terletmek ve dayanma gücünüzü test etmektir. Bu sayede sorunlara karşı mücadele gücünüz test edilir. Verdiğiniz cevaplar, sorunlara karşı oluşturduğunuz çözümler size artı ya da eksi puanlar getirecektir. Dolayısı ile mülakat ister Türkçe ister İngilizce yahut başka bir yabancı dilde de olsa rahat olmaya gayret edin ve bunu beden hareketlerinizle de gösterin.

Mesleğiniz hakkında ve talip olduğunuz iş hakkında kendinizi anlatabilmeniz hayati önem arz eder. Dolayısı ile bu alanlarda kelime bilginiz yetersiz ise muhakkak bunu telafi edin.  Genelde vaka analizi olan mülakatlarda size bir sorun verip, çözümleri isteyeceklerdir. Türkçe olarak soruna vereceğiniz cevap sadece sizi ilgilendirir. İngilizce olarak gereken cevabı veremezseniz kaybedenlerden olursunuz.

Tabii bu yazdıklarımızın hepsi İngilizce için değil. Hangi yabancı dilde olursa olsun, ister istemez bir panik duygusu oluşabilir. Bu gayet normaldir aslında. Önemli olan beynimizi ve bilinçaltımızı bu görüşmelere olumlu bir şekilde şartlandırmak.

Özetlemek gerekirse, mülakat çemberini 3 aşamada detaylandıralım. İlk aşama, yukarıda da bahsettiğimiz gibi konu başlıklarını oluşturup cümle sayılarından konuşma sürelerine kadar hazırlamak olacaktır. Konu başlıklarımız neydi diye hatırlayacak olursak; değineceğimiz konular( hakkımızda, yeteneklerimiz, tecrübelerimiz, hobilerimiz vb.) ve bu konuların sınırları. İkinci aşama ise  İK yetkilileri tarafından size yönlendirilebilecek sorular.

İngilizce mülakatlarda en sık sorulan sorulardan bazıları;

  • Tell me about yourself. (Bana kendinizden bahsedebilir misiniz?)
  • Tell me about your education. (Eğitim bilgilerinizden bahsedebilir misiniz?)
  • What are your strenghts? (Güçlü taraflarınız nelerdir?)
  • What are some of your weaknesses? (Zayıf yönleriniz nelerdir?)
  • Do you prefer working individually or with a team? (Bireysel çalışmayı mı tercih edersiniz ekip çalışmasını mı?)
  • Why do you want to leave your job? (İşinden neden ayrılmak istiyorsun?)
  • Please describe the ideal job for you. (Sizin için ideal bir iş nasıldır, tarif edebilir misiniz?)
  • What does success mean to you? (Başarı sizce ne ifade ediyor?)
  • What can you do for this company?( Bu şirket için ne yapabilirsiniz?)
  • Why should we hire you?( Sizi neden işe almalıyız?)
  • What do you know about our company? (Şirketimize dair neler biliyorsunuz?)
  • Describe a typical work week. (Tipik bir çalışma haftanızı anlatabilir misiniz?)
  • What major problem have you had to deal with recently? How did you handle it? (Son zamanlarda yaşadığınız en büyük problem neydi ve bunun üstesinden nasıl geldiniz?)
  • Do you work well under pressure? (Baskı altında iyi çalışabilir misiniz?)
  • Can you give me five words that best describe you?( Sizi en iyi tanımlayan 5 kelime nedir?)

Son aşamamız ise mülakatın seyrine göre davranacağımız durumlar. Mülakat kötü gidiyorsa araya girip konu değiştirebiliriz. Nabza göre şerbet  de diyebiliriz bu duruma. Tabii İngilizce bilginiz ile de doğru orantılı bu durum. Kısaca B planı diyoruz ve kaybetmeye doğru gittiğinizi anladığınız andan itibaren mülakatlarda olumsuz havayı dağıtmak için daima bir B planınız olmalı. Spordan, sanattan bu konuyu açabilirsiniz hatta espri yapabilirsiniz. Eğer iyi gidiyorsa, daldan dala atlayan sincap olmaya gerek yok. Gereksiz konu girişleri yaparak risk almak hata olur.

Şimdiden mülakatlarınız için başarılar…

Toplumsal Travma

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 12 Mart 2015

Bu soruyu son zamanlarda kendimize çok soruyoruz değil mi? Son haftalarda yaşanan olayları baz aldığımızda gerçekten de toplumsal bir travma yaşadığımızı ve içimizde biriktirdiğimiz olumsuz duyguların öfke patlaması şeklinde dışa vurduğunu gözlemleyebiliyoruz. Peki nasıl bu hale geldik…

Özgecan Aslan arkadaşımızın vicdanları sızlatan üzücü hadisesi bir anda görmezden geldiğimiz ama belleğimizde birikenleri canlandırdı. İnsanlarımız nasıl bu kadar vahşileşebiliyor. Hele ki bizim gibi Anadolu kültürüne sahip insanlarımız için düşünürsek bu süreç nasıl başladı.

Hayatımızda illa ki öldürmek istediğimiz ya da yaşamasını istemediğimiz insanlar olmuştur fakat düşüncelerde kalmıştır. Çünkü alınan eğitimler ve toplumun sosyolojik kuraları ya da örf ve adetleri buna izin vermez. Peki insanlar bir anda mı tecavüzcü oluyor ya da vicdanların kabul edemeyeceği derecede hayvandan da aşağı bir yaratığa dönüşüyor? Kültürler arasında kaynaşma olmazsa ve banliyö şeklinde şehir merkezi dışında gelişmemiş yerleşim yerleri oluşturulursa aslında bu gelişmeler kaçınılmaz oluyor. Bu da ülke olarak metropol olarak adlandırılan şehirlerimizin acı gerçeği.

Kadınlarımızın birer birey olduğunu ve onların da kendi yaşamları olduğunu kabul etmemiz ve bunu uygulamada da göstermemiz gerekiyor. Namus denen kavram sadece kadına özgü değildir. Kadının giyimi, hayat tarzı ya da yaşantısı kimseye tecavüz ya da taciz için gerekçe olamaz. Namus ya da edep denen kavram sadece kadınlara özgü bir şey olsaydı Hz. Yusuf’un sakındığı neydi diye kendimize sormamız gerekir? İslam üzerinden adını yermeye ya da geri plana atmaya çalışanlara en güzel cevap İslam dininin kadını el üstünde tutan öğretileri olacaktır.

Günümüzde kadının görsel bir meta olarak kullanılması aslında kadının pazarlanan ve sunumu yapılan bir eşya aracına getirdi. El üstünde olan kadın bir anda ne olduysa göz önünde ve hatta göze sokulan bir görsel metaya dönüştü. Bazı firmaların kadının cinsel dürtüleri üzerinden çikolata reklamları hazırlaması ya da fast food sektörlerinde firmaların but ve göğüs üzerinden bilinçaltı uygulamalarına gitmesi belki içimizde bir canavar oluşturuyordur, bilemeyiz. Her ne kadar dizilere ya da bir takım yapımlara eleştiri getirsek de aile içi eğitimi veremezsek, toplumsal travmalar devam edecektir. İçimizde biriktirdiğimiz öfkeler günü gelip patlayacak ve belki de bizleri canavara dönüştürecektir. Cinnet hali de böyle ortaya çıkıyor.

Sağlık Bakanlığı’nca yapılan araştırmalarda son yılda psikolojik rahatsızlıklar sebebi ile sağlık kurumlarına yapılan başvurularda %400’ lerin üzerinde bir artış var. Bu rakam bile bazı konuları açıklamaya yeterli aslında. Aile muhabbetlerimizi dost buluşmalarımızı iş yaşantımızın trafiğine kurban ediyoruz. Yalnızlıkla başlayan süreç psikolojik rahatsızlıklara ve travmalara yol açıyor aslında. Kar topu bakkalının camını kırdı gerekçesi ile bir insanın öldürüldüğü ülkede toplumsal bir travma yok diyemeyiz. Özgecan’ın üzücü ölümü üzerine tüm toplum neredeyse gerek sosyal medyadan gerekse protestoları ile tepkisini gösterdi. Buradan anlaşılması gereken önemli hadise ise artık toplumun taşma noktasına geldiği. Toplum artık yeter diyor.

Özetlemek gerekirse dini, ırkı, mezhebi ve siyasi görüşü nedeniyle kimsenin öldürülmediği, cinsiyet ayrımının olmadığı, kadın cinayetleri duymadığımız, kartopu oynarken başımıza bir şeylerin gelmeyeceği, üniversitelerinde bilimin konuşulduğu, görüş ayrılıklarının kavgalara dönüşmediği, bir ülke özlemiyle…

Yayınlandığı yer; http://www.cosmoturk.com/kose-yazilari/ibrahim-ibicek-toplumsal-travma-cafbi.html
İbrahim İbicek
Instagram: İbrahim İbicek
Twitter: /ibrahimibicek

Betonlaşan İlişkilerimiz

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 12 Şubat 2015

 

Dört duvar arasına sıkışmış ve etrafı görünmez sosyal ağlarla çevrilmiş hisler…

Hayatımızı çevreleyen görünmez ağlardan sonra toprağın yerini almaya başlayan betonlaşma ile dünyamız şekil alıyor. Bir kasaba büyüklüğünde betonarme siteler derken, AVM’ler, parklar, bahçeler, otobanlar, her şey betonlaşıyor. Peki bizler duygularımız, hislerimiz bu betonlaşmada nasıl nefes alıyor dersiniz.

İş hayatında, okulda, alışverişte ya da sporda olsun yaşadığımız tüm stresi nasıl atıyoruz? Ya da hayatımızı çevreleyen bu dört duvar arasında atamıyor muyuz?

Düşünün… İşten ya da okuldan geliyorsunuz ve stres hat safhada. Dışarıda kimseye kızıp bağıramıyorsunuz. Hele ki bu hocanız ya da patronunuz ise… Ama eşiniz ya da sevgiliniz bir süre sonra bu yaşamın stresini kavgalar, gürültüler şeklinde atma yolu oluyor.

Dört duvar arasına sıkışmış ve etrafı görünmez sosyal ağlarla çevrilmiş hisler bir süre sonra en değerli insana hayatımızın en kıymetli parçasının karşısında patlıyor. Ne biriktirdiysek konuşamadan tartışarak kavga ile maf ediyoruz bin bir zorluklarla oluşturduğumuz ilişkilerimizi. Sonrası ise malum, “yapamıyorum” ya da “şiddetli geçimsizlik”.

İletişim çağında yaşarken neden iletişim kuramayız ya da neden birbirimizi anlayamayız? Empati kuran hislerimiz acaba beton duvarları aşamıyor mu?

En son ne zaman toprağa ayak bastık? Ya da sevdiğimizden en son ne zaman özür diledik hatalarımız için?

Hayatın stresinden en son ne zaman uzaklaşabildik?

Sevmenin ya da sevilmenin yollarını bilmeden nasıl mutlu olabiliriz ki?

Sevgimizin göstergesi bir instagram fotoğrafı, iki tweet, üç Facebook beğenisi ile ölçülür olduysa, ne anlamı kaldı Kız Kulesi’ne karşı el ele yürümenin… Annelerimiz, teyzelerimizin o meşhur sarmalarını, böreklerini özlemiyorsak; kardeş, dost anısı yoksa hatıralarımızda en rezidansından da olsa dört duvar arasında en kralı da olsan neyini paylaşacaksın ki. Yalnızlığını paylaşmak istiyorsan zincirleri kırmak yetmez. Dört duvarı da aşıp duygulara nefes aldırmak lazım. Bedenimizi, zihnimizi saran görünmez ağlardan kurtulup hayatın akıntısında havayı solumak lazım.

İlişkilerimizde sorun varsa duygularımızı toprağa değdirelim. Betonlaşan hayatımızdan ruhlarımızı sevgiyle, paylaşarak arındıralım. Duvarlar arasında kalarak boğuluyoruz. Hem ruhlarımız hem ilişkilerimiz boğuluyor. Bedenin değil ruhlarımızın açlığını doyuramıyoruz daha çok ve bu açlık hep içimizi kemiriyor.

İbrahim İbicek

Instagram: http://instagram.com/ibrahimibicek/

Twitter: https://twitter.com/ibrahimibicek

http://www.cosmoturk.com/kose-yazilari/ibrahim-ibicek-betonlasan-iliskilerimiz-cjdfh.html

*Cosmo’da yayınlanmıştır.

MARKALAŞMA ÖYKÜSÜ-1

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 02 Şubat 2014

“Fortune Dergisi 2014 Şubat sayısında yayınlanmıştır.”

MARKALAŞMA ÖYKÜSÜ

            Hong Kong havaalanında ülkenizin firmalarından bir tanesi tarafından giydirilmiş bir otobüs ile karşılaştınız. İlk olarak ne hissedersiniz? Sanırım gurur. Biraz daha açarsak bununla övünürüz. Çünkü o marka aynı zamanda bizi de yansıtıyor ve temsil ediyor.

Hong Kong Uluslararası Havalimanı THY M. United reklamını taşıyan bir otobüs

            Türk Hava Yolları’nın yükseklere uçuşu 80 yıl önce bu topraklarda başladı. 24 çalışan, 5 uçak ve 19 koltuk ile başlayan bu başarı yolculuğunda ilk uçuş hatları İstanbul, Eskişehir ve Ankara’ydı… Şimdilerde ise 104 ülke ile dünyanın en çok ülkesine uçan Avrupa’nın en iyi havayolu.

            Yıllarca devlet desteği almasına rağmen zarar eden bir kurumdan bugün dünya devleri arasına giren, devletten hiçbir destek almadan ve sürekli büyüyen bir marka haline geldi Türk Hava Yolları. Dünyada 20 milyona yakın yolcunun oylarıyla belirlenen Skytrax Ödülleri’nde, Avrupa’nın “En Beğenilen Havayolu” ödülünü son üç yıldır üst üste kazanan Türk Hava Yolları, 104 ülkeyi 239 şehri kapsayan uçuş ağı ve 241 destinasyon ile dünyanın en geniş beş uçuş ağından biri konumundadır. (Eylül 2013 rakamlarına göre)

Ortaklık yapısında %50,88’i halka açık %49,12’si ise T.C. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bağlı olan firma hissedarlarına da büyük kazançlar sağlıyor. Peki nereden nereye dedirten bu başarı öyküsünün mimarları kimdi? Aslında yönetim kurulu üyelerine bakacak olursak uygulanan şirket politikaları ve ülkenin yükselen ekonomik değerine paralel olarak Türk Hava Yolları da zirveye doğru yol aldı. Özellikle Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu ve Genel Müdür Doç. Dr. Temel Kotil’in katkıları için ayrı parantez açmak gerekir. Çoğumuz THY’yi sadece biletini aldığımız ve uçağa binerek yolculuk yaptığımız bir firma olarak görüyor olabilir. Ama iştirakleri arasında da önemli yatırımları olan bu firma her anlamda pazar liderliğine göz dikmiş durumda.

2018’e kadar her yıl ortalama yüzde 20 büyümeyi hedefleyen THY’nin Avrupa’da uçmadığı tek ülke Vatikan ve orada da havaalanı yok.

 

 

 

 

İŞTİRAKLER

Şirket

Ortaklık Oranı*

THY Teknik

100%

HABOM

100%

                  THY HABOM

100%

           Aydın Çıldır Havalimanı

100%

Sun Express

50%

THY Opet

50%

            TGS Yer Hizmetleri

50%

THY Do&Co

50%

   THY Uçak Motoru Bakım Merkezi

49%

    Goodrich THY Servis Merkezi

40%

       TCI Kabin İçi Sistemleri

51%

       TSI Uçak Koltuk Üretim

50%

  Turkbine Teknik Gaz Türbinleri

50%

 

IATA verilerine göre 2016 yılına dek uluslararası yolcu sayısında 331 milyonluk bir artış olacağı öngörülmektedir. Bu artışın ana eksenleri, gelişmekte olan ülkelerden geçecek. Bu noktada THY’nin uygulayacağı stratejiler ve yapacağı hamleler hayati önem taşıyor. Gerek transfer yolculara yönelik stratejisi, gerekse uçuş ağı ve coğrafi konumlaması bu potansiyelden alacağı payı belirleyecektir.

Dünya havacılık sektöründe, Eylül 2013 itibariyle bir önceki yılın aynı dönemine göre yolcu kapasitesinde %4.3, yolcu trafiğinde %5,0 artış gözlenmiş olup, yurtdışı trafik gelişmekte olan bölgelerin etkisiyle %5,2 artarken, yurtiçi trafik %4,8 oranında artış kaydetmiştir. Kargo kapasitesi %1,9 artmakla birlikte, kargo trafiğinde sadece %0.5 yükselme kaydedilmiştir.

 

IATA tarafından yayınlanan aylık sonuçların değerlendirildiği raporda 2013 Ocak-Eylül döneminde en fazla büyümenin Orta Doğu’da gerçekleştiği ve yolcu doluluk oranlarında da tarihi yüksek seviyelerin görüldüğü belirtilmektedir (IATA, Air Passenger Market Analysis, September 2013). Ortaklık tüm bölgelerde sektörün üzerinde kapasite artışı gerçekleştirmeye devam etmektedir.

THY marka ve konumlanma alanında da son birkaç yıldır verimli bir dönem geçirdi. “Globally Yours” sloganı etrafında şekillenen ve özellikle uluslararası kitleyi hedefleyen reklam ve sponsorluk çalışmaları da büyük ses getirdi. Spordan sanata, müzikten sosyal aktivitelere kadar birçok alanda sponsorluk gerçekleştirdi. Bugün gelinen noktada Türk Hava Yolları markası dünyanın birçok yerinde “prestij” ifade eden bir marka olarak konumlanmaya başladı.

Doğru strateji ancak doğru hamleler ile netice verir. Bu bağlamda şirketin markalaşma stratejilerinde çeşitli spor dallarında hem 1 numaralar ile sponsorluk çalışmasına gittiğini görürsünüz. Sponsorluk çalışması yapılan kulüplerden bazıları Borussia Dortmund, Olympique de Marseille, Aston Villa, Barcelona ve Manchster United’ti. Basketbolda Kobe Bryant, futbolda Lionel Messi, golfte Tiger Woods ya da teniste  Caroline Wozniacki. Bunlar alanının en iyileridir ve 1 numaralardır. Aslında THY’nin verdiği mesajı ve hedefi de buradan anlaşılmaktadır. Sektöründe daima her alanda 1 numara olmayı hedeflemektedir. Dünyanın en fazla takip edilen iki spor türü basketbol ve futbolda iki dev Kobe ve Messi’yi aynı reklam filmlerinde yarıştırmak THY’nin değerini ve marka kalitesini ortaya koymaktadır. Günümüzde markalaşmaya giden ve göz ardı edilmemesi gereken kuşak ise çocuklar ve gençlerdir. Günümüzün en fazla tüketim grubunda olan bu yaş segmentleri elbetteki seçicilikte görselliğe ve güvene önem vermektedir. Eğer çocukların ve gençlerin güvenini kazanırsanız ilerleyen dönemlerde de sizler ile çalışmaya, sizleri tercih etmeye devam etmekle birlikte ve sahiplendiği markayı da korumaya özen gösterecektir. Coca Cola’nın Ramazan ayı için ailelere sunduğu “Ben de aileden birisiyim” imajı ile Toyota’nın çocuklara vermeye çalıştığı “Babanız kadar güven veren” marka imajları sadece marka bilinirliğine değil aynı zamanda geleceğe dair sürdürülebilir marka bilinirliğini ve sahiplenmeyi artıran etkenlerdir. Çünkü günümüz dünyasında rekabet en üst düzeyde ve sivil havacılık sektöründe de çok güçlü firmaların olduğunu düşünürsek THY’nin uzun dönemler daha bu stratejiyi sürdüreceğini söyleyebiliriz.

 Türk Hava Yolları ait Manchester Unitedreklamını taşıyan Boeing 737-800

Markalaşmaya giden süreç sadece reklam yatırımları ya da ünlü isimlerle olan anlaşmalar ile yeterli olmuyor. Sektörde başarılı olunması ve bu başarının devamlı olması da en önemli etmendir. Bu bağlamda THY’nin art arda yaptığı hamleler ve aldığı ödüller markalaşma sürecini taçlandırmaktadır.

Stratejinin önemi bu sektörde farkını her zaman ortaya koymaktadır. Dünyanın en büyük pazarları olan Avrupa-Orta Doğu, Avrupa-Uzakdoğu ve Asya, Avrupa-Afrika, Amerika-Orta Doğu hattında İstanbul’un istasyon olarak değil de transfer noktası olarak kullanılması, uçuş süresini kısaltmakta ve farklı kapasitedeki farklı filoları kullanabilme esnekliği getirmektedir. İstanbul, coğrafi olarak diğer potansiyel transfer noktalarına göre; daha kısa mesafede bağlantı verebilmektedir. İstanbul’un doğu ile batının merkezinde olması ve dar gövde filo kullanımına olanak sağlaması ciddi maliyet avantajı getirerek rekabet üstünlüğü sağlamaktadır. Firmanın tüm alanda maliyetlerini azaltarak karlılığını artırmasının altında yatan etmenler de aslında bunlardır. Çok akıllı bir strateji ile hem markalaşmaya yatırım yapılmakta, hem de iştirakler ile birlikte şirketin politikaları en makul ölçülerde dizayn edilmektedir. Türk Hava Yolları, 40 milyar TL ciro hedefini yüksek kârlılıkla gerçekleştirmek ve artan maliyetlere karşı duyarlılığını azaltmak için maliyet yönetici projeler  sürdürmektedir. Ortaklığın tasarruf stratejisi doğrultusunda; filo yaşı genç tutulmakta ve etkili akaryakıt tasarruf projeleri yürütülmektedir. Buna ek olarak; satış maliyetlerinin azaltılması amacıyla doğrudan satış kanallarının payını artırmak, maliyet azaltıcı teknolojik yatırımlar yapmak, personel ve süreçlerin verimliliğinin en etkin şekilde artırılması, ortaklığın önemli stratejileri arasında yer almaktadır.

Avrupa’da liderliğe oynayan şirket dünya liderliği için Amerika, Avustralya ve Asya konusunda nasıl politikalar izlemeli ya da izleyecek? Bu sorunun cevabını ise Türk Hava Yolları Genel Müdürü Temel Kotil, IATA’nın Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde gerçekleşen 69. Yıllık Genel Kurul toplantısında havacılık alanda bilgi hizmetleri sunan Asya Pasifik Havacılık Merkezi (CAPA)’ne yaptığı açıklamada 2014 yılında Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika’da yeni hatlar açmayı planladıklarını söyleyerek verdi.

Sektörde bir numara olmanın yolu ABD’deki başarı ile doğru orantılı. Peki buradaki strateji nasıl olacak? Kotil, ABD’deki uçuş ağının genişlemesinin, Latin Amerika, Asya ve Avustralya’ya planladıkları yeni hatlarda olduğu gibi Boeing B777-300ER filosunun büyümesi sayesinde mümkün olacağını belirtti. Bu bağlamda 20 adetlik Boeing B777-300ER siparişinden ilk bölümünün 2014 yılından itibaren teslim edilecek.

Filosunda halen 14 adet B777-300ER uçağını bulunduran Türk Hava Yolları ABD’de New York, Chicago, Los Angeles, Washington ve Houston şehirlerine uçuş gerçekleştiriyor. Miami’nin de Türk Hava Yolları’nın listesinde bulunduğunu ancak başta Atlanta, Boston ve San Francisco hatlarını ekleyerek uçuş ağını genişleteceğini ifade etti.

İstanbul’daki güçlü ağını kullanarak Latin Amerika ile Ortadoğu, Afrika ve Asya arasında bağlantı sağlayarak büyüyen ancak yetersiz hizmet verilen pazarda söz sahibi olmak isteyen Türk Hava Yolları halen sadece İstanbul – Sao Paulo (Brezilya) – Buenos Aires (Arjantin) hattında uçuş gerçekleştiriyor.

 

30 Eylül 2013 İtibariyle Şirket Göstergeleri

 

Finansal (Konsolide) 2013 9 Ay Yıllık Büyüme
Gelir 13.887 % 26,0
Yolcu 12.311 % 25,3
Kargo 1.185 % 25,9
Diğer 392 % 52,4
FVÖK 1.394 % 18,1
FAVÖK 2.297 % 24,8
FAVKÖK 2.907 % 35,1
Net Kar 826 -% 5,7
RASK 16,1 % 4,0
CASK 14,7 % 5,2

30 Eylül 2013 itibariyle, RASK ve CASK haricinde milyon TL

Operasyonel 2013 9 Ay Yıllık Büyüme
Yolcu Sayısı(milyon) 36,20 24,1%
Yurtiçi 14,94 24,5%
Uluslararası 21,26 23,8
ASK(milyon km) 86.081 21,1%
RPK(milyon km) 68.696 24,0%
Doluluk Oranı 79,8 1,8 pt
Filo 232 15,4%
Utilizasyon 12:43 3.4%

 

Havacılık sektörüne yönelik araştırmaları ticari kaygılardan bağımsız gerçekleştiren, sektörel anlamda dünya çapında saygı duyulan ve performans temelini esas alıp havayolu şirketlerine her yıl düzenli olarak ödül veren Skytrax, geçtiğimiz 2011-2012 yıllarında olduğu gibi 2013’de de Türk Hava Yolları’nı, “Avrupa’nın En İyi Havayolu Şirketi” olarak ilan etti.

Uzun uçuşlarda Business Class yolcularına ‘Flying Chef’ hizmeti sunan Türk Hava Yolları, dünya sıralamasında “En İyi Business İkram Servisi” ödülüne de layık görüldü. Türk Hava Yolları, bu yıl da elde ettiği ödüllerle havayolu yolcuları nezdindeki bilinirliğine dair tercih sebebi olma yönündeki başarısını tescillemiş oldu.

Sektörde THY’nin rakiplerine bakacak olursak, işte Skytrax’in yolcu denetimleri ile hazırlanan dünyanın en iyileri listesi:

 

EN İYİ HAVAYOLLARI

1.Emirates

2. Qatar Airways

3. Singapore Airlines

4. ANA All Nippon Airways

5. Asiana Airlines

6. Cathay Pacific Airways

7. Etihad Airways

8. Garuda Indonesia

9. Turkish Airlines

10.Qantas Airways

 

Havayollarının büyüklüğünü belirleyen konulardan diğeri ise sahip olduğu filosudur. Eylül 2013 itibariyle, Türk Hava Yolları filosunda, 9’u kargo uçağı olmak üzere ortalama yaşı 6,6 olan toplam 231 uçak bulunmaktadır. Ortaklık, 2013 yılında Boing’den 95, Airbus’tan ise 117 yeni nesil uçak siparişi vermiştir. 2021 yılına kadar teslim edilmesi öngörülen bu uçak siparişleri de eklendiğinde Türk Hava Yolları’nın filosu 421 uçağa ulaşacaktır.

İşte 2012 yılı sonu verilerine göre, IATA üyeleri arasında filo büyüklüğü bazında dünyanın önde gelen ilk 25 havayolu şirketi ise şöyledir;

 

Buraya kadar gelinen noktada şirketin nereden nereye, nasıl ve ne şekilde geldiğini anlattık. Markalaşma süreci daha devam ediyor.

*Rakamlar konusunda Eylül 2013’ kadar olan değerler baz alınmıştır.

Kaynakça:

http://investor.turkishairlines.com/tr/kreditor-iliskiler/finans-stratejisi

http://investor.turkishairlines.com/documents/ThyInvestorRelations/kurumsal/faaliyet-raporu/2011/tr/m-1-9.html

http://www.turkishny.com/interview/40-interview/38163-ozaman-sadece-turkleri-deil-washingtonda-yaayanlar-tamay-hedefliyoruz/printing

http://www.borsagundem.com/haber/thy_den-yeni-strateji/368296

http://www.gokyuzuhaberci.com/14254/thy-nin-stratejisi-devamli-olarak-buyumek/

http://www.ekonomigazete.com/haberdetay/3751-thy,-hamdi-topcu-buyume-stratejilerini-anlatt%C4%B1.html

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15422164.asp

http://haber.marmara.edu.tr/thy-markalasma-adina-bu-kararlari-aliyoruz/

http://www.mugla.bel.tr/hizmetler/haber/1059-kotil-den-thy-nin-markalasma-sirri

www.kokpit.aero

 

 

 

 

 

GENÇ NÜFUS EKONOMİSİ VE TÜKETİM TUTKUSU

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 01 Ağustos 2013

Fortune Dergisi 2013 Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

 

TÜİK, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı çerçevesinde genç nüfusa (15-24 yaş grubu) ilişkin geçen yıl ilk defa hazırlanan ‘İstatistiklerle Gençlik’ yayınını, bu yıl güncel bilgileri içerecek şekilde tekrar yayımladı. Buna göre, 2012 sonu itibariyle 75.6 milyon olan Türkiye nüfusunun yüzde 16.6’sını (12.5 milyon kişi) gençler oluşturuyor. Genç nüfusun yüzde 51.1’ini genç erkekler, yüzde 48.9’unu ise genç kadınlar oluşturuyor.

Elbette ki bu genç nüfus ile daha detaylı bir nüfus dağılımı için adrese dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne göre 2012 yılı itibariyle Türkiye nüfusunun yaş gruplarına göre dağılımı;

YAŞ                      NÜFUS

0 - 4

6.198.957

5 - 9

6.158.964

10-14

6.499.258

15-19

6.405.552

20-24

6.186.089

25-29

6.270.678

30-34

6.544.927

şeklinde gerçeklemiştir.

Türkiye gibi gelişmekte olan birçok ülkede olduğu gibi muazzam bir genç nüfus vardır ve bu genç nüfus elbette ki bir çok firmanın iştahını kabartmaktadır.

Bir insan düşünün. Doğumundan üniversite hayatına kadar ailesi tarafından birçok masrafı karşılanmaktadır. En basit olarak sadece eğitim masrafları içerisinde bile kreş-anaokulu-ilköğretim-lise-üniversite ve belki yüksek lisans diye giden süreçte belki yurtdışı dil öğrenimi yahut master ve özel okullar, dershaneler, özel dersler gibi konuları da ele alırsak müthiş bir pazar oluşturmaktadır.

Türkiye’de sadece dershanelerin 2012 rakamlarına göre tahmin edilen cirosunun 1.5-2 milyar dolar olduğu düşünülmektedir. Bunun yanında bir çok masraf kalemi eklenebilir.

Eğitimin dışında giyim, eğlence, aksesuar, teknoloji, bilişim, yiyecek-içecek gibi konuları da ele aldığımızda bu rakamlar katlanarak artmaktadır. Reklamlarda dahi dikkat edildiğinde artık firmaların neredeyse hepsi 14-35 yaş aralığına yönelik çalışmalar gerçekleşmektedir. Bunun başlıca sebebi ise en fazla tüketim grubu bu yaşlar aralığındadır.

Türkiye’de hızla artan ve bir yandan da sürekli açılmaya devam eden AVM sayısı belki de bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Gençlerin artık yeni dünyada yerinde duramadığı ve sürekli yenilik peşinde olduğu aşikar bir durumdur. Reklamların da gençlere yönelik bu tüketimi artırıcı yönde çalışmalar yapması tüketim rakamlarını olduğu gibi yukarı çekmektedir.

Sevgililer günü kartla yapılan harcamaların 2008 yılında 420 milyon 300 bin TL, 2009 yılında 642 milyon TL, 2010 yılında 639 milyon TL, 2011 yılında 713 milyon TL, 2012 yılında da tahmini 1 milyar TL’ye yakın harcama yapıldığını dile getiren  ÇESOB Başkanı Yalçın Kılıç, “Sevgililer Günü’nde bir önceki hafta ile karşılaştırıldığında yiyecek içecek sektöründe yüzde 29 artış, kuyumcular ile çiçekçilerin cirosu ise ikiye üçe katlanıyor. Son 5 yılda 14 Şubat günü kartla yapılan 3 milyar 414 milyon lira civarında ki harcamalara bir de nakit alışveriş eklendiğinde 5-6 milyar liralık piyasaya para girişi olmuş, ekonomiyi hareketlendirmiştir.” Şeklinde açıklama yapmıştı. Fakat bu sene Babalar Günü’nde daha fazla harcama çıktı. BKM’nin verilerine göre geçtiğimiz yıl kredi kartı ile yapılan babalar günü harcamaları yüzde 18 artışla 1 milyar lirayı bulmuştu. Bu yıl rakamın kartsız harcamalarla 2 milyar lirayı buldu. Babalar günü harcamaları, anneler ve sevgililer gününü geçiyor.

Gençlerin kendi tüketimleri olarak; sinema, gsm, fastfood restoranlar, içecek sektörü, kafeler, giyim, aksesuar konularında en fazla harcamayı yaptığı belirlenmektedir. Fakat birikim konusunda maalesef bir sonuç görülmemektedir.

Üniversite mezunları içerisinde işe girdiğinde ilk yapılan seçimlerden birisi ise maaşı ile kredi çekerek kendilerine araba almaları durumudur. Gençlerde ki aşırı tüketim merakı ve tüketim konusunda kendi yaş gruplarında öne çıkma durumunun en yaygın görüldüğü alanlardan diğeri ise GSM yani telefon sektörüdür. Sürekli yenilenen modeller gençlerde de sürekli bir değişim akımı başlatmıştır.

Artık bir çok firma genç nüfusunda aşağısına inip çocuklara hatta bebeklere yönelik reklamlar gerçekleşmektedir. Bir araba firmasının “ Benim babam Toyota gibi adam” sloganı aslında bunun en bariz örneklerinden birisidir. Çünkü artık genç aileler çocuklarını birçok konuda kıramamaktadır ve bunu öngören firmalar çektikleri reklam filmleri ile bunun çok iyi kullanmaya başlamaktadır.

Genç ailelerin çocuklarını kıramama konusunda belki de en önemli etken kendi ailelerinde anne ve babaları tarafından kendi istekleri için çoğunlukla red edilmeleri ve çocuklarının istediği konuları kendi açılarından değerlendirip kendi isteklerini çocuklarına empoze etmeleri olabilir. Bugün dahi Gezi Parkı olayları olarak adlandırılan olaylarda büyük bir grup insanın belki de anne ve babaları tarafından sürekli “dünyayı sen mi kurtaracaksın” şeklinde azarlanmaları ve çocukluk isteklerinin sürekli geri çevrilmesi sonucu ellerindeki özgürlük imkanlarının ellerinden alınacağı kaygısı taşınarak yahut aileleri tarafından özgür yetiştirilmesi sonucu ve mevcut sistemde “artık benim de görüşüm alınsın” mesajını vererek gösterilere katılması irdelenerek değerlendirilmelidir.

Meclis Bankacılık Alt Komisyonu’nun hazırladığı rapora göre bankalar, 64 masraf kalemiyle vatandaştan yılda 26 milyar lira kazanıyor. Sadece kredi kartı aidatlarının getirisi 8 milyarı geçti. Raporda yasal boşluklardan faydalanan bankaların masraf kalemleri ve miktarını her yıl artırdığı, yeterli denetim olmadığı için vatandaşın mağdur edildiği vurgulandı.

Tüketici Hakları Derneği Başkanı Çakar “10 yıl önce 20 milyon olan adet kredi kartı sayısı bugün itibarıyla 74 milyona çıktı. Derneğin hesaplamasında ortalama kredi kartı aidatı yıllık 25 lira olarak varsayıldı.” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Hesaplanmayan diğer rakamlar ile beraber bankaların kazançları daha da artmaktadır. Lakin burada en çarpıcı olan konu kredi kartları. Reklamlarda dahi  harcama miktarlarına göre sürekli bonus veren ve sürekli kampanyalar düzenleyen bu çalışmalar yine özellikle genç nüfusta da tüketimi artırmayı amaçlıyor. Gençlerin büyük bir çoğunluğu kredi kartı kullanıyor ve kullanım oranlarının çoğu zaman bilinçsizce olduğu da yine vurgulanıyor.

Ayrıca aşırı ve lüks tüketim konusunda ise gerilla tarzı reklam çalışmaları da yapılmakta olup özellikle genç kadın nüfusa yönelik giyim ve aksesuar konusunda aşırılığa kaçan tüketim reklamları göze çarpıyor.

Ülkemizde üniversite öğrencisi sayısının da fazla olması sebebi ile üretim yerine sürekli tüketimin özendirilmesi ve borçlandırma politikası maalesef bir süre sonra gençler de mezun olduktan sonra iş bulamama yahut atanamama gibi durumlarda psikolojik sorunlara yol açmaya başlıyor.

Potansiyel olarak müthiş bir genç nüfusun olması bir ülke için şüphesiz büyük bir avantajdır. Lakin bu nüfusun iyi eğitilmesi ve ihtiyaçlarının da aynı oranda karşılanabilmesi o ülkenin ivmesini sürekli artıran bir hadise olur. Eğer istekler karşılanamaz ve gençlik kendi haline bırakılırsa bir süre sonra büyük bir kitle ve de hayal kırıklıkları arasında bir yıkıntı olur. En basit değerlendirme olarak açılan üniversite sayısı ve artırılan kontenjan oranı kadar istihdam sağlanmalı ve akademik destekler artırılmalı, proje hibe oranları çoğaltılmalıdır.

Facebook Zaman Tüneli Kapak Fotoğrafları

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 02 Mart 2013

Biraz da değişiklik yapalım görsel paylaşalım 🙂

En güzellerinden Facebook zaman tüneli fotoğrafları alın bakalım…

MİLLİ ÜRETİM VE YERLİ MARKA

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 01 Ocak 2013

“Bu makale Fortune Dergisi Ocak 2013 sayısında yayınlanmıştır.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözünü bilmeyenimiz yoktur sanırım. Bu söze farklı bir açıdan yaklaşalım ve biraz irdeleyelim.

Dünyadaki en büyük 3 teknoloji sıralaması şöyledir; Uzay ve Havacılık, Bilgisayar ve Nükleer. Peki nasıl oldu da biz bu 3 teknolojide gerilerde kaldık ve milli üretim, yerli marka konusunda ismimizi duyuramadık.

İzmir İktisat Kongresi veya diğer adı ile I. İktisat Kongresi 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir’de toplanır. Tarihe dikkatinizi çekmek isterim, daha Cumhuriyet ilan edilmedi. Kurtuluş Savaşı ile kazanılan zaferden sonra öncelik ekonomik bağımsızlık ve üretim hattı oluşturularak ülkeyi kalkındırmaktı. Kongrede alınan bazı önemli kararlar şunlardır;

– Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.

–  El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.

–  Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.

–  Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.

–  Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.

–  Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.

I.İktisat Kongresi milli üretimin olmazsa olmaz olduğunu vurguluyordu. Kongrenin ardında da bir bir adımlar atılmaya başladı. Türkiye Tayyare Cemiyeti 1925 yılında Atatürk’ün emri ile kuruldu ve daha sonraki yıllarda Türk Hava Kurumu adını aldı. Yine aynı tarihlerde Tayyare Motor ve Otomobil Anonim Şirketi (TOMTAŞ) kurulur. Amaç Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan her türlü uçağı üretebilmek ve bakımını yapabilmektir. Bu doğrultuda Kayseri’de fabrika kurulur. 6 Ekim 1928 de Kayseri de Türk-Alman işbirliği ile Junkers A-20 modeli uçak üretimine başladı. Junkers A-20 den 15 adet üretildi ve uçakların telsizleri de mevcuttu. 1932 den sonra Amerikan Curtis-Wright montajına başlandı. 1938 yılına kadar toplam 145 adet Alman Gotha, 112 adet İngiliz Miles-Magister tipi uçak imal edildi.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Türkiye’ye sığınan Alman ve Polonyalı mühendisler ile birlikte THK Etimesgut’ta atölyeleri büyüterek 1942 yılında uçak fabrikası kurar.Bu fabrikada 1952 yılına kadar 16 tip uçak tasarımı gerçekleştirilir ve bu süreçte 126 adet Türk tasarımı uçak gerçekleştirilir. Bu projeler arasında belki de en önemlisi sayılabilecek olan “Uçan Kanat” olarak adlandırılan THK-13 projesidir. Aynı yıllarda Paris’te havacılık fuarında sergilenmiş ve ilgi görmüş olan uçak maalesef test uçuşlarındaki talihsiz bir kaza sebebi ile daha sonraları geliştirilemedi.

Sadece devlet değil o dönemlerde özel sektör de uçak üretimi ile ilgilendi.

1936 yılında Nuri Demirağ ile havacılık sektörüne girdi. İstanbul-Beşiktaş’ta tasarım ve prototip atölyesi, Sivas-Divriği de uçak fabrikası ve havacılık okulu tesisi kurdu.

1937 de Selahaddin Alan Beşiktaş-Hayrettin iskelesinde Etüt Atölyesi, 1945’ de Divriği de Gök Uçuş okulunu kurdu.

Nuri Demirağ bu girişimler için bir havaalanı yaptırdı. Yeri bugün ki Atatürk Havaalanı’dır. İlk paraşüt imalatı da yine bu tesislerde yapılmıştır. Kurulan bu okulda 1943 yılına kadar 290 pilot yetişir ve ayrıca THK’na 65 adet planör ve 15 adet eğitim uçağı teslim edilir. Daha sonraki yıllarda fabrika gelişmeye başlar ve yurt dışından talepler almaya başlar. Lakin dönemin hükümeti tarafından tüm talepler iptal ettirilir ve uçak üretimi de bir süre sonra durdurulur. Kurulan tüm bu fabrikalarda çok sayıda uçak üretildi ve o tarihlerde uçak ihraç edildi lakin artık tarihte kalan girişimciler olarak adlandırılmakta.

Amerikan Boeing şirketinin 2010 yılı cirosu 64.31 milyar dolardı. Bu cironun yaklaşık %49’u savunma ve silah satışlarından olduğunu da belirtelim. Airbus firmasının ise yaklaşık 50 milyar dolar. Airbus geçen yıl 510 adet ticari yolcu uçağı, Boeing ise 462 adet ticari yolcu uçağı teslim etti. 2011 yılındaki uçak siparişlerine bakacak olursak eğer Airbus Ocak ve Kasım arasında 1521 sipariş alırken, Boeing’in ise aldığı sipariş sadece 894’te kaldı.

Kısacası eğer geçmiş yıllardaki uçak fabrikalarımız kapanmasaydı bugün uçak üreten bir ülke olarak en önde yer alacak ve müthiş bir ekonomik güç elde edecektik. Ayrıca bunu zamanla uzay teknolojileri de izleyebilecekti.

Gündemde tartışılan diğer konu yerli otomobil ise yine hüzünlü hikayeler ile doludur. 1961 yılında üretilen ve maalesef benzin kavgasına kurban edilerek tarihteki yerini alan Devrim otomobil maceramız devam ettirilseydi, bugün belki de 1967 yılında kurulan ve Kore mucizesi olarak adlandırılan Hyundai ile kendimizi kıyaslayabilecektik. Hyundai’in 2011 yılındaki toplam gelirleri 71, 678 milyar dolar ve net geliri 2,330 milyar dolar. Şu anda ise dünyanın en büyük 5. otomotiv üreticisi.

1928 yılında kurulan ve daha sonra kapatılan Türk Telefon Telsiz Şirketi’ni de listeye alabiliriz sanırım. İlk telsiz telefon ürününü verdikten sonra geliştirilme aşamasında kapatılan fabrika devam etseydi belki bugün dünyanın en değerli telefon ve de elektronik markalarından birisi olan Samsung ile kıyaslama yapabilecektik. 1938 yılında kurulmuş olan bu şirket 2011 yılında 108,927 milyar dolar toplam gelir ve 7,653 milyar dolar net gelir elde etti.

Airbus, Hyundai ve de Samsung  Türkiye’nin olsa sanırım cari açık denen bir problemimiz kalmadığı gibi işsizlik oranı sıkıntımız da oldukça azalacaktı. Üretmişiz ama kapatmışız. Günümüzde artık ülkeler kendi markaları ve teknoloji konusundaki liderlikleri ile yarışıyorlar. Bu iki konu da ülkelerin ekonomik gücünü belirliyor.

Milli üretim ve yerli marka neden önemli konusu için bu örnekleri vermek istedim. Çünkü kıyaslama yapınca zihinlerde daha iyi anlaşılacaktır. Bunca zaman çok büyük fırsatları tepmişiz ve kendi elimiz ile reddetmişiz. Artık süratle vakit kaybetmeden ileri teknoloji alanında yerli üretimlere yönelmeli ve de milli markaları dünya piyasasına sürmeliyiz.

Yukarda da bahsettiğimiz 3 büyük teknoloji Uzay ve Havacılık, Bilgisayar ve Nükleer konusunda maalesef dışa bağımlıyız. Bunlara enerji de eklenince ekonomi ve istihdam noktasında cari açık ve işsizlik ve yakın zamanda oluşması beklenen ihracat pazarlarında yaşanacak rekabet gibi konular ülkenin de hem bölgesel güç hem de küresel güç olma hedeflerinde ekonomi ve teknoloji konusunda zor durumda bırakmaktadır.

Günümüzde başlatılan kendi uçağımızı, helikopterimizi, otomobilimizi, silahımızı üretme projeleri başarılı bir şekilde sürdürülmeli, geliştirilmeli ve belki de en önemlisi üniversiteler bu sürece dahil edilmelidir. Arge merkezleri çoğaltılmalı, üniversitelerde modern laboratuarlar kurulmalı ve akademik kadrolar ile beraber öğrenciler de bu konunun içerisinde olmalıdır. Ayrıca düşünce kuruluşları oluşturularak süreç desteklenmeli ve yönlendirilmelidir.

İbrahim İBİCEK

Çukurova Üniversitesi

Makine Mühendisliği 4. Öğrencisi

 

Kaynakça;

http://www.devrimotomobil.com/

http://tr.wikipedia.org/

http://nethaberci.com/sondakika-ekonomi-haberleri/dunyanin-en-buyuk-500-sirketi-tam-liste-7754.html

http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=43156

http://atam.gov.tr/

http://www.airbus.com/

http://worldwide.hyundai.com/WW/Main/index.html

Fortune, 2010 Temmuz

Fortune, 2011 Temmuz

Fortune , 2012 Temmuz

Instagram nedir?

Yazar: İbrahim İbicek in: ● 17 Eylül 2012

Son zamanlarda sürekli duyuyoruz değil mi bu kelimeyi; instagram…

Peki nedir bu ne değildir , neden bu kadar popüler oldu?

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki instagram mobil cihazlar için geliştirilmiş fotoğraf paylaşım uygulaması.Mobil cihazlar dediysek hepsi için de değil tabii. Şimdilik sadece IOS ve Android işletim sistemi içeren telefonlar için geçerli. Biraz daha açarsak Instagram ilk başta sadece iphone, ipad ve itouch aletlerinde kullanılırken 2012 Nisan’da Android 2.2 (Froyo ve üstü yüklü kameralı telefonları da destekledi. Uygulama iTunes Apple Store ve Google Play online satış mağazalarında dağıtılıyor. Aslında Twitter’ın fotoğraf paylaşan hali. Yani anlayacağınız üzere Instagram’da  da following ve followers var sadece tweet yerine fotoğraf (photo) paylaşıyorsunuz. Kullanım dili de İngilizce.

Instagram hakkında bir kaç bilgi de verecek olursak eğer;

  • 6 Ekim 2010 tarihinde yayınlandı
  • Yayınlanmasından sadece 24 saat sonra #1 numaraya yükseldi
  • Haftanın en iyi iPhone uygulaması seçildi
  • 1 milyon indirmeye en hızlı ulaşan program olma rekorunu 21 Aralık 2010′da kırdı
  • 7 farklı dilde kullanılabiliyor
  • Wall Street Journal’in kapak konusu olmuş
  • Mart 2012 itibariyle 25 milyon kullanıcı sayısını geçmiş
  • Nisan 2012 itibariyle Android için olan versiyonu da sunulmuş
  • 21 Nisan 2012 tarihinde ise Facebook şirketi 13 çalışanı ile beraber yaklaşık 1 milyar dolar nakit para karşılığında satın aldı.

Program aracılığı ile fotoğraf çekebiliyorsunuz aynı zamanda  telefonunuzdaki fotoğraflardan istediğinizi de  seçebiliyorsunuz. Paylaşmak diyoruz ya hani, seçtiğiniz ya da çektiğiniz fotoyu anında Facebook, Twitter, Flickr, Posterous ve Tumblr gibi sitelere gönderebiliyorsunuz.

Gelelim Instagram’ı Instagram yapan özelliğe. Burası çok önemli dikkat.Instagram’da fotoğraflarınızı düzenlemek için tamı tamamına 11 adet değişik filtre var. Yani fotoğrafınız berbat dahi olsa bu özellikler sayesinde öyle efektler ekleyebiliyor ve düzenleyebiliyorsunuz ki siz bile şaşırıyorsunuz. Nostalji bile yaşayabilirsiniz.

Twitter gibi kullanımı olmasından dolayı zorluk çekeceğinizi düşünmüyorum ama ilk başlarda biraz zorlanabilirsiniz. Twitter gibi dedik ya zaten. Ayrıca her telefonda olmaması sebebi ile günümüzün “cool” olma araçlarından bir tanesidir ve en etkililerindendir. Instagram’ınız varsa özelsiniz.

Instagram kullanan arkadaşlarınızı bulmanız da çok kolay. Takip ettiğiniz kişilerin fotoğraflarını beğenebilir, yorum yapabilir ve paylaştığınız fotoğrafların kimlerin görüp göremeyeceğini de ayarlayabilirsiniz.

Ayrıca Foursquare’den yer bildirimi yaparak foto da paylaşabiliyorsunuz.

Fotogaleriden de bakabilirsiniz.

 

Şimdilik bu kadar yine sorularınız olursa ben buradayım 🙂